Bir Sonbahar Hikayesi - Caner Kadir Gezener

En son güncellendiği tarih: Eyl 30




Bir sonbahar hikayesi


Sert geçen kışın ardından, ilkbaharın başında yapraklanmaya başlamıştı Koca Çınar. Aklında, geçen sonbaharda yaşadıkları vardı, içinden geçirdi; “Ne acı ama bir o kadar da umutlu bir zamandı, belki o ana şahit olmasam şimdiye kurumuştum…” Sonra güneşin ilk ışıklarıyla yanından geçen arabaları, insanları asırlık dikkatiyle ilk günkü gibi özenle izlemeye başladı. Burası çok kalabalık bir caddeydi; karşısında son zamanların moda bir kahve evi vardı, onun sağında ve solunda giyim mağazaları sıralanmıştı, bulunduğu tarafta ise sırasıyla takı, hediyelik eşya, çiçekçi ve kendisi kadar olmasada çok eskiden kalma bir çikolata dükkânı vardı. Aynı zamanda tam yanına bir otobüs durağı yerleştirmişlerdi geçen yıl.

Hızlı adımlarla geçen orta yaşlı bir adam cep telefonunda konuştuğu kişiye küfrediyor, bunu gören yaşlı bir kadın sitem ve utanç dolu gözlerle adamı izliyor, kaldırımın diğer tarafındaki genç iki kız kıskançlık ifadesi takınmış vitrindeki elbiselere bakıyorlar, elinde karton kahve bardağıyla yanlarından geçen genç bir adam da hala uykulu gözlerle kızları takip ediyordu. Bu sırada etrafındaki dükkanlara göre köhne duran çikolata dükkanından anne ve çocuğu çıkıyordu. Annesi omuzundaki ağır olduğu belli olan çantayı bezgin bir tavırla düzeltmeye çalışırken, acele tavırlarla elinden tuttuğu çocuğunu çekiştiriyor gibiydi. Çocuğun yüzü ise yediği çikolatanın tadı gibi apaydınlıktı, sanki yaşadığı 10 ya da 13 yılda dünyanın sırrını çözmüş gibiydi.

Çocuğu gördüğü zaman Koca Çınar’ın aklına kendi çocukluğu ve gençliği gelmişti. Tam bir asır önce erkek çocuk sahibi olan bir aile, oğulları uzun ömürlü olsun diye dikmişti onu. Gözleri gibi de bakıyorlardı, o da onlar için en sert rüzgarlara, en yakıcı güneşlere karşı koymuş, yaprağını dökme zamanına göre kış sert mi geçecek yoksa erken mi gelecek, haber vermeye çalışmıştı. Hatta yaşı biraz daha büyüdüğü ve gövdesi güçlendiğinde çocuklara salıncak olması için bir dalını yere paralel uzatmıştı.

O zamanlar etrafı şimdiki gibi bir cadde değildi, uçsuz bucaksız bir ovanın ortasında kendi, sanki rastgele yerleştirilmiş birkaç ağaç ve tek katlı bir ev vardı -ki bu evde ailem dediği insanlar yaşıyordu.-Sakin değil ama huzurlu zamanlardı. Gölgesindeki muhabbetler ve çocuk kahkahaları gövdesine kazınmıştı. Ailem dediği bu insanlar onun kadar yaşayamamıştı belki ama güzel zamanlardı.

Ne olduysa son çeyrek asırda oldu, her şey bir anda hızlandı. Kökünü açıkta bırakacak sonradan adının asfalt olduğunu öğrendiği o sert toprak ile kaplandı etrafı, sonra arabalar o yoğun egzoz dumanlarıyla sardı ortalığı. Hatta öyle ki artık kendisi de zorlanıyordu çıkan duman yüzünden. Bir de o eski muhabbetler yerini cep telefonlarının soğukluğuna bırakmıştı ve gölgesinin yanı başındaki tek katlı ev yıkılmış yerine sıra sıra yüksek binalar sıralanmıştı.

Aslında kendine itiraf edemediği en büyük değişiklik ve tüm eski anılarının depreşmesinin sebebi insanlardı. Sanki mutlu değillerdi ve mutluluğu çat kapı gelecek bir misafir gibi görüyorlardı. İlk yaprak açtığı yıllarda, kendisini yetiştiren aileden de duyuyordu acı hikayeleri ama huzur değişmeyen bir duyguydu. O zamanlar insanlar neşelenmek, gülmek için kendilerini zorlamıyorlardı. Suyun akışı gibi doğalından gelişiyordu her şey. Halbuki geliştiklerini söyleyen bu insanlar şimdilerde daha bir gergin, sinirli, üzüntülü hatta duygusuz olmuşlardı. Her gün gölgesinin altında kurulan otobüs durağında dertli hikayeler duyuyordu. Bazen o durağa aşık gençler gelse de aşkı yaşama biçimleri bir garipti, sürekli beklenti cümleleri kuruluyor ve şımarık şartlar listesi oluşturuluyordu. Oysa o da aşıktı yeryüzüne ve bu aşktan öğrendiği bir şey vardı ki; aşk çaba sarf etmek ve değer bilmekti.

“Evet, çaba sarf etmek işte beni kurumaktan kurtaran cümle” diye geçirdi aklından.

Geçen ilkbahar çocuklarım dediği yapraklar kendilerini göstermeye başladığında içlerinden biri dikkatini çekmişti. Şimdiye kadar çocuklarının birçok anına şahit olmasına rağmen bu yaprak bir başkaydı. İlk gününden bu yana güneşin doğumuna bir başka bakıyor, en sert rüzgarlarla dans ediyor, yağmurun altında titremeden duruyor hatta üzerine düşen su damlacıkları ile bütünleşiyor gibiydi. Diğer yapraklar ile arası iyiydi iyi olmasına ama onlarla zaman geçirmek yerine ya da toplu olarak rüzgârda hışırdamak yerine kendi müziğini yaratmaya çalışıyordu. Bazen de gelip geçen insanları çok dikkatli bir şekilde izliyordu. Sanki onların davranışlarına anlam vermek istiyordu ama başaramadığı her halinden belliydi. Bu yaprağın durumundan çok etkilenmişti Koca Çınar ve o güne kadar hiç yapmadığı bir şey yaptı, yüzlerce çocuğundan biri olan bu yaprağa bir isim koydu; Duru. Fakat bu ismi sadece kendi biliyordu, isimden ne o yaprağın ne de diğer yaprakların haberi vardı.

Böyle günler, aylar birbirini kovaladı ta ki yazın son günlerine kadar. Koca çınar o gün yine güneşin doğuşuyla beraber insanları gözlüyordu, kaldırımda yürüyen orta yaşlı bir erkek sigarasından son bir nefes aldıktan sonra izmaritini iki metre ötedeki çöp kutusuna atmak yerine çınarın asfalttan arta kalan kök toprağına attığında sinirlenmiş, yaşadığı bu çağa bir küfür savurmuş ve sakinleşmek isteğiyle ilgisini Duru’ya vermek isteyerek dikkatini yukarı çevirmişti. Belki o da görmüştü yaşanılanları ama o sırada Duru bir başkaydı; ne güneş umurundaydı Duru’nun ne insanlar ne de doğa. Aynı aşkla başka yere bakıyordu, bulunduğu daldan çok uzaktaki başka bir dala. Koca Çınar dikkatini Duru’nun baktığı yere verdiği an anladı nereye baktığını. Diğer bir çocuğuydu bu, Duru’nu bulunduğu dalın tam zıttı olan daldaki diğer bir yaprak. İlk başta anlam verememişti duruma ama sonradan Duru’nu bakışlarındaki o ışıltıyı gördüğünde anladı aşkın ateşini. Artık Duru gün doğumundan batımına kadar diğer yaprağa bakıyor, hava kararınca da iç çekip kendine gömülüyordu. Kökten aldığı su azalmış olmasına rağmen yine de sağlıklı görünüyordu, besini artık aşktı. Fakat Koca Çınar bu durumdan, imkânsız bir aşktan hiç de hoşnut değildi. Daha önce de çocuklarının birbirlerine aşık olduklarına şahit olmuştu ama bunlar ya yan yana olan yapraklardı ya da aynı dalda sularını paylaşan yapraklardı. Oysa bu durumda Duru o yaprakla suyunu bile paylaşamıyordu ayrıca yaprağın da Duru’dan haberi yoktu.

Günler Duru’nun bu imkansız aşkıyla geçerken, sonbahar kendini göstermeye başlamıştı, kederlenen Koca Çınar dayanamayıp Duru ile konuşmaya karar verdi. Yapraklarıyla konuşmak Koca Çınar için rutin bir eylemdi, genelde insanlardan konuşurlar ya da hava koşullarına karşı çocuklarına uyarılarda bulunurdu ama bu sefer bam başka bir konu hakkında konuşacaktı ve tedirgindi. Günün ilk ışıklarıyla ciğerlerini caddenin pis havasıyla dolduran Koca Çınar dallarındaki damarlarıyla ulaştı Duru’ya.

-Merhaba evlat.

-Merhaba baba, ne oldu hava mı kötüleşecek?

-Yok, senin için endişeliyim sadece.

Sonra sustu bir an ve bir anda konuya girmenin daha doğru olacağını düşünerek,

-İçinde bulunduğun durumun farkındayım evlat anlıyorum da seni fakat bu aşk acı veriyor sana. Artık eskisi gibi bakmıyorsun güneşe, yağmur damlaları eğlendirmiyor seni varsa yoksa aklın diğer yaprakta. Ve buna daha fazla katlanamıyorum. Evlat, maalesef sizin aşkınız imkânsız hiçbir zaman konuşamayacaksınız. Ayrıca onun senden haberi bile yok, bak yanındaki yapraklarla beraber nasıl da hışırdıyor ve nasıl da mutlu görünüyor.

Sabırla Koca Çınar’ı dinleyen Duru, bakışlarını yapraktan ayırmadan titredi ve

-Baba, senden öğrendiğim en önemli şey bütünleşmekti, içinde bulunduğum doğayla, havayla hatta insanlarla bütünleşmek. Evet sen insanlara kızıyorsun ama biliyoruz ki onları önemsediğin için bu kadar sinirlisin. Benim artık güneşle, rüzgarla, yağmurla eğlenmediğimi söyledin halbuki ben onları hala seviyorum ama şu an hepsini sadece o yaprakta görüyorum. Zaten güneşle de, rüzgarla da, havayla da paylaşacak bir şeyim hiçbir zaman olmadı, benim onları sevdiğimi hiçbir zaman bilmediler ama ben sadece sevdim, şimdi o yaprağa aşık olduğum gibi sadece sevdim. Ayrıca bilmesinler, bilmesin ne fark eder bana iyi geliyor, tamamlıyor ve bütünleşiyorum hem kendimle hem de yaşamla. Kısacası benim için endişelenme baba, ben sevebildiğim için mutluyum.

Bunları duyan Koca Çınar hiçbir şey söyleyemedi. Asırlık bir çınar daha birkaç aylık yapraktan öyle sözler duymuştu ki yaşadıklarından, duygularından hatta yaşadığı yıllardan utandı. Damarlarından bir damla suyu Duru ya sundu ve

-Ben sana Duru ismini koymuştum şimdi sana sormak isterim eğer bir isim koymak istesen o yaprağa ne isim koyardın?

-Huzur.

-Tamam, bundan sonra onu adı Huzur.

Günler birbirini hoyratça kovalıyordu, Duru’nun aşkı her geçen gün çoğalıyor, Huzur ne aşkın ne de yaşamın farkında olmadan günlerini bir rutin içinde geçiriyor, Koca Çınar da sonbaharın son günlerini hem çocuklarından ayrılacak olmanın acısıyla hem de Duru’nun kendisine öğrettiği o sonsuz bilgi ile karşılıyordu ve biliyordu bu kış sert geçecek bu yüzden de çocukları erken dökülecekti.

O gün sabaha karşı çiğ düşen dallarına vuran ilk güneşte bir çocuğu sessizce otobüs durağının üzerine düştü. Koca Çınar “işte başladı” diye geçirirken aklından, sert bir rüzgâr olanca hiddetiyle esmeye başladı, çocuklarını uyarma fırsatı bulamadan sadece dökülmelerini izledi ve aklında Duru geldi, ona döndüğünde Duru tüm gayretiyle tutunuyordu dala ve bakışları Huzur un üzerindeydi. Huzur ise hazırlıksız yakalanmıştı rüzgâra, acemice tutunmaya çalışıyordu dala ama her halinden belliydi çok uzun sürmeyecekti bu. Koca Çınar damarları yardımıyla çocuklarına seslendi.

-Dayanın, bu rüzgâr birazdan dinecek merak etmeyin sadece tutunmaya çalışın.

Dediği gibi de oldu, rüzgâr az sonra dindi ve yorgun yapraklar derin bir nefes aldı. Fakat bir sorun vardı; bazı yapraklar rüzgârdan yaralanmış ve dallara tutunan kökleri zarar görmüştü. Huzur da bunlardan biriydi. Bunu gören Duru çınarın gövdesiyle tüm bağını kesti bir anda. Koca Çınar bunu hissetti ama artık çok geçti, Duru kararını vermişti bile ve geri dönüş yoktu artık.

Koca Çınar’ a düşen tek şey artık olacakları çileli bedeniyle izlemekti. Sonunda rüzgâr kendini tekrar gösterdi ve Huzur dayanamadı, bunu gören Duru da karşı koymadı ve bıraktı kendini. Artık iki yaprak bedenden kopmuş ve havada süzülüyordu.

Süzülen iki yaprak bir anlık rüzgârın dinmesiyle park etmiş bir arabanın üzerine doğru düşmeye başladı. Kader mi, yoksa tesadüf mü bilinmez ama iki yaprak bir anda arabanın sol sileceğinin, silecek koluyla lastiği arasına yan yana sıkıştılar. Duru ve Huzur şimdi yan yanaydılar. Duru şaşırmış ama bir o kadar da mutlu Huzur a bakıyordu, Huzur ise ilk defa gördüğü bu yaprakta bir gariplik hissetmesine rağmen yanında kendini adı gibi huzurlu hissediyordu. İkisi de biliyordu daldan koptuktan sonra çok kısa bir yaşam süreleri vardı ama bu zamanı panikle ya da acıyla geçirmek yerine birbirleriyle sevgi içinde geçirmeleri gerektiğini damarlarında hissediyorlardı.

Aniden bir titreşim hissettiler ve arabanın çalıştığını anladılar daha sonra arabanın hareket etmesiyle yüzlerine vuran ve git gide şiddetlenen rüzgarla baş etmek zorunda kaldılar, artık tek amaçları kalmıştı şu son zamanlarında birbirlerine tutunmak ve beraber… Derken Duru tutunamadı ve damarlarında kalan son su damlacığını da dökerek silecekten koptu, Huzur ise hayatında ilk defa hissetti acıyı sanki asıl şimdi kopmuştu hayat pınarından ve serbest bıraktı kendini, o da koptu silecekten. Artık iki yaprak başka başka yerlerde kurumaya geçmişlerdi.

Tüm bu yaşananları acı içinde izleyen Koca Çınar “Artık bitti buraya kadarmış, ben artık her sonbahar bunları yaşamak istemiyorum, bitti artık.” diye içinden geçirirken, yavrularının düştüğü yerden gelen bir genç kız takıldı gözüne. Üzerinde kırmızı uzun paltosu, kırmızı beresi ve elinde bir kitapla, Duru’nun kaldırıma düşmüş bedeni yanında durmuştu, eğildi ve cansız yaprağı aldı kitabın içine koyup yürümeye başladı, biraz daha ilerledikten sonra bir başka yaprağı da yerden alarak kitabın bir başka sayfasına yerleştirdi, evet bu da Huzur’du. Yürüdü, Koca Çınar merakla izlemeye devam etti; ta ki kız gözden kaybolana kadar.

Sert geçen kışın ardından ilkbaharın başında yapraklanmaya başlamıştı Koca Çınar. Aklında geçen sonbaharda yaşadıkları vardı, içinden geçirdi; “Ne acı ama bir o kadar da umutlu bir zamandı, belki o ana şahit olmasam şimdiye kurumuştum, peki o kitap neydi? Sadece ‘Bütün Şiirleri’ yazısını okuyabildim. Ama biliyorum artık, bu dünya hala aşk ile dönüyor”